Hakikat, ruhun sevgilisidir ve bu aşkın çocuğu düşünmektir. N. Topçu

Ara

9

Türkiye Gazetesi’nden Kütüphanemize dair haber

By Dr.Ahmet Turkan

Mar

4

İspanya’dan zorunlu olarak çıkarılan Yahudilere Osmanlı sahip çıktı (II. Beyazıt’tan II. Abdülhamid’e)

By Dr.Ahmet Turkan

İspanya Yahudi

İspanya’dan Katolik zulmünden dolayı zorunlu olarak kaçan Yahudilere II. Bayezit zamanında sahip çıkılmış ve 1492’de İstanbul’a yerleştirilmiştir. Bugün hala İstanbul’da yaşayan ve sefarad diye nitelendirilen bu Yahudiler, Osmanlı topraklarına gelişlerinin her yüz yıl dönümünde teşekürler içeren mektuplar iletmişlerdir. Bunun en sonu 1992’de “500. yıl” anısına yapılmıştır. 400. yıl anmaları Sultan II. Abdülhamid dönemine denk gelmektedir. Aynı yıl Rusya’dan “Pogrom” dolayısıyla çıkarılan Yahudiler yine Kafkasya’dan gelen çerkes vs. diğer topluluklarla birlikte Osmanlı’ya sığınmışlardır. Aynı zaman diliminde Fransa’da Antisemitizmin zirveye çıktığı “Dreyfus Hadisesi” yaşanmaktadır. İşte böyle bir zaman diliminde Yahudilerin Osmanlı’ya sığınmalarını anlatan ve teşekkürlerini ifade eden 400. yıl dolayısıyla Sultan II. Abdülhamid’e gönderdikleri mektubun içeriği yukarıdaki resimde yer almaktadır. Beyazıt Kütüphanesinin kataloglarında bulduğum Sabah gazetesinin konuyla ilgili nüshasını 2008 yılında MEB Kitap yazma komisyonuyla birlikte hazırlamış olduğumuz MEB İHL Karşılaştırmalı Dinler Tarihi kitabına etkinlik çalışması olarak koymuştum.

kitap giriş

 

Şub

4

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Vatikan Ziyareti ve Papa Francis’le Görüşmelerine Dair…

By Dr.Ahmet Turkan

PROFİLCumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Vatikan ziyaretinin önemi nedir?

Kudüs’te yaşanan sıkıntılar, Suriye, Irak vb. Ortadoğu’daki diğer pek çok yerdeki belirsizlikler açısından bu ziyaretin zamanlaması önemlidir. Özellikle 2017’nin Aralığında ABD Devlet Başkanı Trump’ın “it is time” deyip, önceki idarecilerin Kudüs için yapamadığını kendisinin yaptığını söyleyerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD elçiliğinin buraya taşınacağını belirtmesi, bu karara karşı çıkan Türkiye ve Vatikan’ı ortak bir politik sürece itmiştir. Çünkü gelişmeler orada yaşayan Müslümanlar kadar Hıristiyanların da aleyhinedir. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması orada bulunan Hıristiyan gruplardan biri olan Katoliklerin Osmanlı’dan beri sürdürülen statükoya (Statu Quo) büyük bir zarar verecektir. Dolayısıyla yeni gelişmeler, Vatikan’ı Türkiye’nin Kudüs politikasına yaklaştırmaktadır.

Küçük bir devlet olan Vatikan’ın Kudüs konusunda ne gibi etkisi olabilecektir?

Aslında bunun etkisi Trump’ın 6 Aralık 2017 kararının hemen öncesinde ve sonrasında görülmeye başlanmıştır. Katoliklerin de içerisinde bulunduğu oradaki yerel Hıristiyanların liderleri, böyle bir kararın alınmasından birkaç gün önce atılan adımın Kudüs’ün barış ortamına zarar getireceğini söylemişler ve bunu bir bildiri ile ilan etmişlerdir. Söylemlerini daha da ileri bir noktaya taşıyarak kendileri ile bir araya gelecek olan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile görüşmelerini iptal etmişlerdir. Mısır’daki Kıpti Patriği de görüşmeyi iptal edenler arasındadır. Kudüs kararı nedeniyle ABD başkan yardımcısı gibi birinin görüşmesini iptal etmek önemli bir uyarıdır. Bu, bir anlamda ABD’nin Ortadoğu’daki arabulucu rolüne de bir karşı manifestodur. Pence, evanjelik Hıristiyanların önde gelenlerinden biri olup Trump’ın Kudüs kararında etkili olan başat aktörlerdendir. Burada basına çok yansımayan pek çok gelişme de vardır. Bunlardan biri, Pence’nin evanjelik Hıristiyanlar için Kudüs’te yeni bir statüko elde etme girişimidir. Dolayısıyla bu durum Kudüs’teki Hıristiyanlar ve Vatikan’ı endişelendirmektedir. Bu anlamda gelişen süreçte Vatikan’ın ne kadar etkili olabileceği, özellikle de Avrupa’daki karar alıcı mekanizmaları ne derece etkileyebileceği merak konusudur. Amerika’nın Kudüs kararına Avrupa ülkelerinin çoğu hali hazırda tepki göstermektedir. Ancak esas önemli olan bu kararlılığın gelişen süreçte devam ettirilip ettirilemeyeceğidir. Çünkü Avrupa’nın pek çok ülkesinde Yahudi lobisi güçlü olduğundan bu sürecin sağlıklı ilerlemesi kolay da olmayacaktır. Bu anlamda Türkiye’nin son zamanlarda Vatikan’la ortak bir amaç doğrultusunda izlediği politika önemlidir. Yani Kudüs’ün sadece Müslümanların sorunu değil, Hıristiyanların da sorunu olduğu, hatta tüm insanlığın sorunu olduğu söyleminin her zaman canlı tutulmasıdır.

Burada Vatikan’ın Avrupa ülkelerinde gerçekten bir etkisi var mıdır? sorusu da sorulabilir. Öncelikle bu soruya cevap vermeden önce iki noktanın altını çizmek gerekir. Bunlardan ilki, genelde Hıristiyanlığın özelde de Katolikliğin yaşanan bir din anlamında Avrupa’da ne kadar etkin olduğudur. Diğeri de Avrupa değerlerinin oluşmasında Hıristiyanlığın belirleyiciliğidir. Öncelikle tüm Hıristiyanlar aynı olmadığı gibi tüm Katolikler de yeknesak değildir. Pek çok Katolik, bugün Papanın yanılmazlığını kabul etmemekte, ritüellerini yerine getirmemekte, hatta Katolikliğin olmazsa olmazlarına riayet etmemektedir. Yaşanan bir din anlamında ise Katoliklik, Avrupa’dan çok Latin Amerika ülkelerinde daha canlıdır. Tüm bunlarla birlikte kültürel birleştirici bir kimlik olarak Katoliklik pek çok Avrupa ülkesinde yine hakim unsurdur. Hatta bu kimlik bazen diğer Hıristiyan grupları ortak bir şemsiye altında toplanmasına vesile olacak kadar da etkin ve yetkindir. Kimi zaman yok olduğunu zannettiğiniz bu kimliğin kaos ve kriz anlarında bir anda bilinç altından bilinç düzeyine taşındığını görürsünüz. Bunun en canlı örneği, kısa zaman önce 2017’nin Mart ayında Papa Francis’in liderliğinde Vatikan’da yapılan toplantıda görülmektedir. Şöyle ki, Brexit hadisesinden sonra Avrupa Birliği ülkelerinde bir dağılma endişesi oluşmuştu. Bunun hemen akabinde, Avrupa Birliğinin temellerinin atıldığı Roma Antlaşmasının 60. yılı kutlaması vesilesiyle Vatikan’da bir toplantı gerçekleşti. Papa Francis konuşmasında, 27 Avrupa ülkesinin liderlerine birliğin önemini ve Avrupa’nın sorunlarını içeren geniş bir açıklama yaptı. Papa Francis, Avrupa Birliğinin kendini sorgulaması gerektiğini söylerken Avrupa Parlamentosu Başkanı Antonio Tajani ile İtalya Başbakanı Paolo Gentiloni birliğin Hristiyan köklerine atıf yapıyorlardı. Polonya Başbakanı Beata Szydlo da Papanın yüzüğünü büyük hürmetle öpmede en heyecanlı olanlardandı. Basının yakından takip ettiği bu toplantının öncesinde ve sonrasında pek çok yorumlar gündeme geldi. En ilginç haberlerden biri de Divine intervention (İlahi Müdahale) başlığı altında verileniydi. Bu habere göre, AB liderlerinin çok tartışmalı dönemden geçen birliği yeniden canlandırmak için Papaya yönelecekleri belirtiyordu. Haberin devamında, Brüksel’in başkanlarının birliği zayıflatan krizlerin çözümünde eksik olan liderliği Papanın sağlayabileceği ve yeniden doğuşu başlatmak için İtalya’nın başkentinde böyle bir toplantının yapılacağı belirtiliyordu. Tüm bu haberleri okuyunca soğuk savaş döneminde Sovyet Bloğuna karşı Vatikan’ın Avrupa ve Amerika lehine yaptığı çalışmalar insanın aklına gelmektedir. Bu anlamda dünyanın pek çok yerinde teşkilatı bulunan Papalık makamının da Kudüs konusunda yapıcı bir politika izleyeceği söylenebilir. Bu anlamda Cumhurbaşkanımızın Papayla yapacağı görüşmede bir yol haritasının belirleneceği de düşünülebilir. İşte bu yol haritasının uygulanmasında ve safahatında Vatikan’ın Avrupa Birliği ülkelerine tavsiyeleri etkili olabilecektir. Nitekim birkaç gün önce Almanya Dış İşleri Bakanı Sigmar Gabriel ile İsrail Başbakanı Netenyahu’nun Kudüs’ün statüsü konusunda basın önünde yaşadıkları polemik bunun önemli bir ipucudur. Ama yukarıda belirttiğim gibi önemli olan Avrupa liderlerinin bu politikalarının sürdürülebilir hale gelmesidir.

Kudüs konusunda Vatikan’ın diğer kiliselerle işbirliği nasıldır? 

Vatikan bu konuda büyük bir diplomatik çaba göstermektedir. Çünkü Katoliklerin yanında, Rum ve Ermeni gibi pek çok kiliselerin de Kudüs’te bir uzantıları veya aynı mezhepten kardeş kiliseleri vardır. Bunların en başında İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi gelmektedir. 2013’ün Mart’ında Papalık makamına oturan Francis, iki yıl içerisinde İstanbul Rum Ortodoks Patriği Bartholomew’la dört defa bir araya gelmiştir. Bunlardan ilki, Francis’in Papalık makamına gelişi adına yapılan ayin için Bartholomew’un Vatikan’a gitmesidir. İki dini liderin ikinci kez bir araya gelişi Mayıs 2014’te Kudüs’te gerçekleşmiştir. Hıristiyanlığa göre Hz. İsa’nın mezarının olduğu kabul edilen yerde ortak bir ayin yapılması, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin yakınlaşması için önemli bir adım olarak görülmüştür. Kudüs’teki buluşmadan iki ay kadar sonra iki dini lider Vatikan’da bir araya gelmişlerdir. Bu defaki birlikteliğin nedeni, İsrail-Filistin sorununa çözüm arayışıdır. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’le Filistin lideri Mahmud Abbas’ın da bulunduğu bu buluşmada, Ortadoğu barışı için dua edilmiştir. Papa Francis, “kardeşim” diye hitap ettiği Bartholomew’un da törende bulunmasının “büyük bir lütuf, kıymetli bir destek” olduğunu söylemiştir.

Papa Francis, Bartholomew’la 28-30 Kasım 2014 tarihinde Türkiye’ye yapılan resmi ziyaret kapsamında da bir araya gelmiştir. Francis, önce Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ile bir araya gelmiş ardından da İstanbul’da Patrik Bartholomew’la buluşmuştur. İki liderin buluşmaları Katolik-Ortodoks yakınlaşması anlamında önemli bir adım kabul edilse de Türkiye Vatikan ilişkilerinin bundaki katkısı da görmezlikten gelinemez. Çünkü Papaların Türkiye’ye yaptıkları ziyaretler, Vatikan’la ilişkilerin başladığı 1960 yılı sonrasında gerçekleşmiştir. Bundan dolayı, Papalığın Ortodoks Kilisesi ile olan ilişkileri, dolaylı olarak Türkiye Vatikan ilişkileriyle de yakından alakalıdır.

Papaların Türkiye’ye ilk ziyareti de İsrail’in Kudüs’ü işgali sonrası gerçekleşmiştir. Ziyaretin kapsamı, Kudüs’ün geleceği ile ilgili Türk yetkililerin görüşleri kadar, İstanbul Rum Patrikliğinin görüşlerini de ihtiva etmektedir. Yani bugünden bakıldığında 59 yıl önce de yine aynı problemle uğraşılmaktadır. Bu bağlamda bugünkü tarihi gelişmeleri geçmişle birlikte değerlendirmek ve kronolojiyi dikkatten kaçırmamak meselenin özünü anlamaya büyük katkı sağlayacaktır. Nitekim 1967 yılında İsrail’in Kudüs’ü işgali Müslüman dünyası kadar, Vatikan’ı da endişelendirmiştir. Papa VI. Paul’un İsrail’in Kudüs’ü işgalinden bir buçuk ay kadar sonra 1967’nin Temmuz’unda Vatikan’da Saint Peter meydanında toplanan halka hitap etmesi ve burada Ortadoğu buhranının sona ermesi için dua etmelerini istemesi önemlidir. Papa bu konuşmasının devamında 25 Temmuz’da Türkiye’ye yapacağı gezinin bir ümit gezicisi olacağını söylemiştir. Papanın Türkiye ziyaretinin Kudüs, Birleşmiş Milletler, Hindistan ve Portekizi takiben gerçekleşmesi de dikkat çekicidir. 25 Temmuz 1967’de Türkiye’de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel ile görüşen Papa VI. Paul daha sonra İstanbul’da Rum Patriği Athanegoras ile görüşmüş ve Kudüs konusunu ele almışlardır.

Rum Patriği Athanegoras Papa ile görüşmelerinden sonra Belgrat, Sofya ve Bükreş’e ziyaretler gerçekleştirmiştir. Ziyaretin amacı Sırp, Bulgar ve Romen Patriklerini Papayla görüşmelerine dair bilgilendirmek, Hıristiyanlar arasındaki ayrılıkların kaldırılmasına dair çalışmalar hakkında bilgi vermek ve Kudüs konusunda konuşulanları birinci ağızdan aktarmaktır. Patrik Athanegoras, Ekim ayının sonlarında Roma’da Papanın yanına giderek Ortodoks Patriklerle olan temaslarını aktarmış ve Kudüs konusunda neler yapılabileceğine dair istişarede bulunmuşlardır. Burada dikkat çekici durumlardan biri de Patrik Athanegoras’ın Ortodoks Rus Patriği ile de görüşme talebidir. Ancak Rus Patrik Aleksi, müsait olmadığı gerekçesiyle görüşme talebine olumlu bir yanıt vermemiştir.

1054 yılındaki ayrılıktan sonra 1967’de Rum Patriği ile Papanın bir araya gelmesi Hıristiyan alemi için önemli bir gelişmedir. 1850 yılında Papa IX. Pius, Rum Patriğine uzlaşı mektubu gönderdiğinde Rum Patrik Antimos’un, “Papa Doğudaki Ortodoksları Katolikleştireceğine Avrupa’daki dinsizlerle uğraşsın” sözlerinden bu noktalara gelinmesi kayda değer bir gelişmedir. Çünkü o dönemin yerli ve yabancı gazetelerindeki haberlere bakıldığında iki dini liderin buluşması ve ardından öpüşmeleri “Barış öpücüğü” spotuyla aktarılmaktadır.

Geçmişte görüldüğü gibi Katolikler kadar Ortodoks Patriklerinin de Kudüs’te ortak tutum takınmaları önemlidir. Türkiye burada önemli bir katkı sağlayabilir. Yüzyıllar boyunca farklı diğer dini grupların yanında farklı Hıristiyan gruplarını da bir arada yöneten bir Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye bunu rahatlıkla yerine getirebilir. Böyle bir tecrübe kadim geleneğinde mevcuttur. Konuyla ilgili Sebilürreşad dergisinin 3 Zilkade 1339/9 Temmuz 1921 tarihli nüshasında geçen şu ibareler de bu geleneği doğrular niteliktedir. Sebilürreşad’da geçen ibare aynen şöyledir: “Cemiyet-i Akvam’a (Milletler Cemiyeti) şimdi yeni bir mesele daha gelir ki Papalık makamının delaletiyle Kudüs-ü Şerifi ahlak-ı fazileye mugayir olan ihdasattan vikaye etmektir. Kudüs yanında kahveler, sinemalar vesair eğlence yerleri ihdas eylemesi Papalık makamının pek gücüne gitmiştir. Ekâbir-i Hıristiyaniye Kudüs-ü Şerifin eski kutsiyetini yani idare-i Osmaniye zamanındaki hayat ve heyet-i diniyyesini muhafaza etmek taraftarıdırlar. Filvaki hilafet-i Osmaniye nazarında Kudüs mahall-i mukaddeseden bir haram-ı mübarek ad edildiği için orada ahlak-ı umumiyeye dokunur ihdasata müsaade edilmezdi. Milel-i Hıristiyaniye de hükümet-i Osmaniyenin vaz’ ettiği şekl-i idareden pek memnun idiler… Bismark (Almanya başbakanı) bir kere demiş ki: ‘Eğer memalik-i Osmaniye bir gün taksime uğrayacak olursa her halde en son gidecek yer Filistin’dir. Oraya Osmanlılar gibi bî-tarafane (tarafsız) muhafaza edecek bir idare pek güç teessüs edebilir.”

Bu kısımda netice olarak şu hususun altı çizelebilir. Günümüzde Kudüs’teki mevcut Hıristiyan kiliselerin statükosu gündeme geldiğinde Osmanlı’ya atıf yapılması bile bunun için önemli bir kanıttır. Çünkü bununla ilgili taslak metinler, lahiyalar, iradeler vs. hepsi Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde mevcuttur.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Vatikan’a ziyaretinin 59 yıl sonra bir ilk olduğu söyleniyor. Bu süreç biraz uzun değil midir?

Evet, 59 yıl içerisinde Vatikan’dan Türkiye’ye ziyaret için dört papa gelmesine karşılık, bu süreçte devlet başkanı seviyesinde Türkiye’den Vatikan’a sadece Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın bir ziyareti söz konusu olmuştur. Bu ziyaret de Vatikan’la resmi ilişki kurulmasından bir yıl önce gerçekleşmiştir. Bu anlamda Türkiye-Vatikan arasında resmi ilişki kurulması sonrasında devlet başkanı seviyesinde gerçekleşecek olan ilk ziyaret Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyaretidir.

Papaların Türkiye ziyaretinin sayısının daha çok olmasında ziyaretin iki ayağının bulunduğunu unutmamak lazım. Bunlardan birincisi Ankara’daki devlet yetkilileriyle resmi temaslar, ikincisi ise İstanbul’da Rum Ortodoks Patriği ile olan görüşmeler ve ortak dini ayinlerdir. Her papa geldiğinde “asıl amaç Türkiye değil İstanbul Rum Patriğidir.” türünden yorumlar yapılsa da bu yargının tamamen doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. Elbette ki Papaların İstanbul Rum Patriği ile görüşmeleri iki kilise açısından önemlidir. Ancak papa, dini bir lider olmasının yanında bir devlet başkanıdır. Bu anlamda Türkiye dışında pek çok İslam ülkesine de ziyaretler yapmaktadır.

Tekrar ilk resmi ilişkilerin kurulması sürecine gelecek olursak, devlet başkanı düzeyinde Vatikan’a resmi ilk ziyaret 1959 yılında Cumhurbaşkanı Celal Bayar döneminde gerçekleşmiştir. Ancak bunun öncesinde 1955 yılında Başbakan Adnan Menderes ve Dış İşleri Bakanı Fuat Köprülü’nün ziyaretini de unutmamak lazım. Ki bu ziyaretler, Bayar’ın ziyaretinin öncü bir adımı sayılabilir. Daha doğrusu Vatikan’la resmi ilişkilerin kurulması, Çok Partili Hayata geçişle birlikte gelişen bir süreçtir. Tek parti döneminde Papalık dini bir kurum olarak algılandığından Vatikan’dan gelen tekliflere rağmen resmi bir ilişki kurma yoluna gidilmemiştir. Vatikan arşivi belgelerine bakıldığında, Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasının buna gerekçe olduğu görülmekte ve Vatikan’la resmi ilişkiye girildiğinde laikliğin zedelenebileceği endişesi taşınmaktadır.

Resmi ilişkilerin kurulmasında 1945 sonrası Türk devlet yetkililerinin iradesi kadar Türkiye’de uzun yıllar görev yapan ve daha sonra Papa olacak olan ve “Türk Papa” ismini alan XXIII. John’un (Roncalli) etkisi de yadsınamaz. Neticede hem Vatikan hem de Türkiye’nin ortaya koyduğu iradenin sonucunda 1960 yılında iki devlet arasında resmi ilişki kurulmuş ve 1962’de de ilk resmi elçi Vatikan’a atanmıştır. Diğer taraftan bu dönemde Vatikan’la ilk resmi ilişki kuran Müslüman ülke Türkiye değildir. Daha öncesinden pek çok Müslüman ülke Türkiye’den önce Vatikan’la resmi ilişki halindedir.

Celal Bayar’ın 1959 yılında Vatikan’da Papa XXIII. John’u ziyareti ile ilgili yabancı gazetelerde geçen bir ifade dikkat çekicidir. Gazetenin haberine göre Celal Bayar, 452 yılında Roma’da Hun İmparatoru Atilla’dan sonra Papayla görüşen ikinci Türk devlet başkanıdır. Bu iki ziyaret arasında da 1500 küsur yıl bulunmaktadır.

Tek Parti Döneminde bir takım endişelerle Türkiye Vatikan arasında ilişkilerin kurulmadığı belirtilmektedir. Daha öncesinden niçin böyle bir ilişki kurulmamış olabilir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için Türk Vatikan ilişkilerinin seyrine bir göz atmak lazım. Bu süreç, birbirinden farklı parametreleri de içerisinde barındırmaktadır. Osmanlı örneğini vercek olursak, Papalıkla ilk ilişkilerin Orhan Bey döneminde itibaren başladığı görülmektedir. Ancak bu ilişki resmi bir hüviyette değildir. Daha çok Osmanlı’nın sınırlarının genişlemesi ile birlikte Latin tüccarlarla tanışma ve onlar üzerinden Papa ile kurulan bir ilişkidir. İstanbul’un fethi öncesinde Floransa Konsili’nde Papalıkla Bizans arasında bir yakınlaşma kurulması için çabalar gösterilmiş ve iki kilisenin birleşimi için çaba harcanmıştır. Birleşim için Hıristiyanlar arasında büyük tartışmaların yaşandığı bu süreç, İstanbul’un Fethi ile sona ermiştir. Ancak Papaların İstanbul’un fethini kabullenemedikleri de bir gerçektir. Hatta Papa, Fatih’i şeytanın oğlu diye nitelendirecek şekilde nefret söylemlerini dile getirmiştir. Bununla birlikte döneminde dört papa ile muhatap olan Fatih’in Vatikan’la ilişkilerinin de tek düze olmadığı görülmektedir. Şeytanın oğlu diye ithamda bulunan papa olduğu gibi, Avrupa’da gördüğü baskıdan dolayı Fatih’e işbirliği teklif eden papalar da olmuştur.

Kanuni’nin Alman İmparatoru Şarlken’e karşı Fransa’ya verdiği imtiyazlar, Türk Vatikan İlişkilerinin seyri açısından önemli bir noktadır. Fransızlar imtiyazlarla Osmanlı Devleti’nde büyük bir dinî serbestlik elde etmişler ve zamanla Katoliklerin hamisi rolüne üstlenmişlerdir. Dolayısıyla Katolikler özelinde Papalıkla kurulan ilişkiler resmi anlamda hep Fransa üzerinden yürütülmüştür. Sultan Abdülmecit Dönemine gelindiğinde ise Osmanlı ile Vatikan arasında yarı resmi ilişkilerin yürütüldüğü görülmektedir. Ancak bu süreçten Fransa rahatsızdır. Fransa, özellikle Fransız elçiliğinden bir yetkili olmadan Papalık temsilcilerinin görüşme yapmalarından hoşnut değildir. Sultan Abdülmecit dönemine göre, Sultan Abdülaziz’in Vatikan’la ilişkileri gergindir. Vatikan’ın Osmanlı’nın vatandaşı olan Doğu Hıristiyanları üzerinde tahakkümde bulunma çabaları Osmanlı-Vatikan ilişkilerini gerginleştiren en önemli nedendir. II. Abdülhamid Dönemine gelindiğinde ise Vatikan’la ilişkilerin daha yumuşak bir havada seyir izlediği görülür. Sıcak ilişkilerin daha bir üst noktaya taşınması amacıyla resmi elçilikler açılması için teşebbüs edilmiş ise de yine Fransa’nın müdahalesi ile bu mümkün olamamıştır. I. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı’nın Fransa’ya tanımış olduğu kapitülasyonları kaldırdığını belirtmesi Osmanlı’da yaşayan Katolikleri de bir belirsizliğe itmiştir. Bu sorunu aşmak için Osmanlı tarafından çok istekli bir şekilde resmi temas kurulması istenmişse de Vatikan savaşın sonucunu beklemek için oyalayıcı taktikler izlemiştir. Kurtuluş Savaşı ve ardından kurulan yeni Cumhuriyetle birlikte bu defa Vatikan’ın Türkiye ile resmi temasa geçmek için çok istekli olduğu görülür. Ancak yeni Cumhuriyetin laiklik endişesi ve İngilizlere karşı Fransa’nın desteğini kaybetmemek gibi düşüncelerle bu isteğe olumlu bir yanıt verilmeyecektir. Bu düşünce yukarıda dile getirildiği üzere Çok Partili Dönem ve ardından iktidara gelen Menderesle birlikte değişime uğrayacaktır. Soğuk Savaş Döneminde Vatikan’ın uluslararası alandaki faaliyetleri Menderes Hükümetinin dikkatini çekecek, Papalığın bu gücünden faydalanmak için resmi ilişkinin kurulması için adımlar atılacaktır. Neticede yukarıda dile getirildiği üzere 1960 yılında karşılıklı resmi ilişkilerin kurulması süreci tamamlanacaktır.

Papa Tarafından Ermeni tehciri birkaç yıl önce soykırım olarak nitelendirilmişti. Ziyarette bu konu da gündeme gelebilir mi?

Muhtemelen gelecektir. Aslında Papa Francis’in Ermeni tehciri ile ilgili kullandığı soykırım! ifadesi Vatikan’ın yeni bir söylemi değildir.  Papa Francis’in seleflerinden olan II. John Paul da 2001 yılında böyle bir söylem kullanmıştır. Nitekim Türkiye ziyaretinin ardından daha bir yıl geçmeden 2015’in Nisan’ında Papa Francis’in yaptığı bu konuşma Türkiye’yi kızdırmıştır. Gelişmeler üzerine, Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Prof. Dr. Mehmet Paçacı, istişare için Türkiye’ye çağrılmıştır. 1915 olayları için Papanın yaptığı “soykırım” ifadesi ile ilgili, Vatikan Basın Sözcüsü Peder Federico Lombardi, Papa’nın, Ermenilere dair açıklamalarının daha önceki yapılan açıklamalara bir atıf olduğunu belirtmiştir. 10 ay kadar Türkiye’de kalan Prof. Paçacı, tekrar görevine dönmüştür. 2016’nın Haziran’ında Papanın Ermenistan ziyaretinde daha önce hazırlanmış olan metnin içerisinde soykırım ifadesi olmamasına karşılık, Papa metin dışına çıkarak böyle bir ifade kullanmıştır. Çünkü akredite gazetelere daha önce dağıtılan metinde Büyük felaket ifadesi yer almaktaydı. Neden böyle bir ifade kulandın diyenlere de Papa, “Ermenistan Cumhurbaşkanı’nın (Serj Sarkisyan) konuşmasındaki vurguyu duydum. Bunun üzerine geçen yıl söylediğimi şimdi söylemesem tuhaf kaçardı” demiştir.

Papa Francis’in bu türden söylemlerine bakıldığında biraz ikircikli bir tavır sergilediği görülür. Benzer bir ikircikli pozisyon bir önceki Papa XVI. Benedict döneminde de sürdürülmüştür.  Papa Benedict’in 2006’da Almanya’da Regensburg Üniversitesi’nde yapmış olduğu konuşmasında ve ardından yaptığı yorumda da gözlemlenmektedir. Papa Benedict, Bizans İmparatoru Manuel Paleologos’a atfen “Muhammed, ne yeniliği getirmiştir, onun getirdikleri arasında sadece kötülükleri ve insani olmayanları bulursun, vadettiği inancı kılıcı yayma emri gibi…” kısmını alıntı yapması ve İslam için eleştirel bir dil kullanması büyük tepki çekmişti. Hatta papanın bu sözleri İslam dünyasını ayağa kaldırmıştı. Gelen tepkiler üzerine, Vatikan’dan papanın söyleminin İslam karşıtlığı olmadığı ve yanlış anlaşıldığına dair beyanatta bulunulmuştu. Diğer taraftan Papa da, yazlığında yaptığı konuşmasında, Müslümanların duyarlılığını incitmiş gibi görünen kısa bir bölümünün yol açtığı tepkilerden dolayı çok üzgün olduğunu ve Müslümanlarla ilgili söylediklerinin kendi yorumu olmayıp, alıntı olduğunu belirtmişti.

Papalığın Ermeni olaylarına bakışı ile ilgili şunu söyleyebiliriz. Sultan Abdülhamit Dönemi’nde yaşanan Ermeni olaylarında Avrupalı devletler daha çok Osmanlı aleyhinde bir tutum sergilerken Papalık bu konuda biraz daha geri plandadır. Hatta konuyla ilgili basında, “Papa, Abdülhamit’le gizli anlaşmalar yaptı” türünden haberler de yapılmaktadır.

1915 olayları ile ilgili Vatikan’ın sözde soykırım ifadelerini ortadan kaldırmanın en önemli adımlarından başlıcaları, ilişkilerin daha da geliştirilmesi ve belli mekanizmaların sabırla ikna edilmesidir. Bunun için ortak masalar kurulabilir. Gelişmeler, yıllardan beri Ermeniler bağlamında kurulmaya çalışılan ortak tarih komisyonunun işlevsel hale getirilmesiyle de sonuçlanabilir. Bu bağlamda süreç, birbirimizi ikna etmeden çıkıp, diğerlerini ikna etme boyutuna geçmelidir. Daha önce atılan adımların sürdürülebilir hale getirilmesi sürece katkı sağlayan en önemli unsurlardan biri olacaktır.

Vatikan’dan Yükselen “Sultan Abdülhamid Çok Yaşa” Sesleri

Osmanlı Coğrafyasındaki Ermeni olayları hakkında bilgi vermek için Sultan Abdülhamid’in büyük çaba içerisinde olduğu görülmektedir. Günümüz için de önemli ayrıntıları içeren ve Osmanlı Arşiv Belgelerine yansıyan şu olaydan bahsederek Papalığın Ermeni yaklaşımına değinilebilir. 1890’lı yıllarda Osmanlı Dış İşleri Bakanı Ermeni olayları sonrasında Avrupa’da Osmanlı aleyhindeki yazıları bertaraf etmek ve papaya Sultan II. Abdülhamid’in hediyesini iletmek üzere Roma’ya gitmişti. Papa ile görüşen Dış İşleri Bakanı Osmanlı’daki Katoliklerin mezhep serbestliklerinden ve din özgürlüklerinden bahseden bir konuşma yapmıştır. Osmanlı’ya kin güdenlerin ötede beride yalan ve uydurma haberlerle karalama politikalarını güttüğünü de sözlerine eklemiştir. Bunun üzerine Papa XIII. Leon, Osmanlı Dış İşleri Bakanının konuşmasından dolayı tebrik etmiştir. Bakan, daha sonra Lyon ve Paris olmak üzere birçok şehirde özellikle de Notre Dame Paris, Notre Dame Vitovar, Saint Solips gibi kiliselerde konuşmalar yapmıştır. Burada özellikle Daily News gazetesinin Osmanlı hakkındaki yalan haberleri tekzib ederek Osmanlı’daki ayin serbestliğinden bahsetmiştir. Dış İşleri Bakanı daha sonra papanın jübilesi için Roma’daki Sanit Piyer kilisesinde hazır bulunmuştur. Burada toplanmış olan kalabalık topluluk, papa kiliseye girerken hep bir ağızdan, “Yaşasın Papa” diye nidada bulunduğu sırada Papa XIII. Leon o anda Osmanlı bakanını görmüş ve “Sultan Abdülhamid Han” yaşasın diye karşılık vermiş  ve padişaha olan saygısını dile getirmiştir. Bakan, papanın yaptığı bu tavrın daha önce bir örneğinin bulunmadığını belirterek hayretlerini dile getirmiştir.

Sonuçta mevcut Papanın ve seleflerinin söylemlerine bakıldığında, Türkiye’nin Ermeniler konusundaki tezlerine Batı kamuoyunda olduğu gibi Vatikan’ın da uzak olduğu görülür. Türk tezlerini anlatabilecek kanalların açılması için Cumhurbaşkanımızın bu ziyaretinde alınacak kararlar önemlidir.

3 Şubat 2017

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Türkan

Not: Alttaki İnglizce Metin, Kudüs’teki Yerel Kilise Başkan ve Patriklerin ABD Başkanı Trump’a yazdığı mektuba aittir.

kudüs kilise

 

Ara

13

Anahtarını İki Müslüman Ailenin Koruduğu Kilise: Kıyamet Kilisesi

By Dr.Ahmet Turkan

 

Anahtarini_Iki_Musluman_Ailenin_Korudugu

Ara

3

KIBRIS’TAKİ BAŞPİSKOPOS, SAPLA SAMANI KARIŞTIRIYOR…

By Dr.Ahmet Turkan

OsmanlıKr..Rum Başpiskopos Hrisostomos’un “Kıbrıslı Türkler aslında ekonomik baskılarla din değiştirmiş Hristiyan Rum’dur” sözlerinin Kıbrıs’ta bir skandala yol açtığı haber sitelerinde zikredilmektedir. Öncelikle Başpiskoposun kendisi ya tarih bilmiyor veya işine geldiği gibi tarihi kurguluyor/okuyor.
Osmanlı’da Kripto Hıristiyanlar isimli kitabımda gizli din taşıyan grupların yaşadığı yerlerden biri olan Kıbrıs’ı da ele almıştım. Osmanlı bu adayı 1571’de ele geçirdiği zaman nüfus yapısında bir takım değişiklikler yapmak için Anadolu’dan yirmi bin Türk getirmiştir. Başpiskopos bence bu kısmı kaçırıyor. Osmanlı’dan önce orada bir Venedik, dolayısıyla da Katoliklerin hakim olduğu bir yapı vardı. Ortodoks Rumlar ikinci sınıftılar. Adanın sakinleri olan Rumlar, gelirlerinin üçte birini Venediklilere vergi olarak verme zorunlulukları vardı. Hatta her bir Rum erkek, haftanın iki günü çalışmak zorundaydı. Venedikliler bu mali baskının yanında Kıbrıs halkına dini baskı da uyguluyorlardı.

Kıbrıs’ın dinî yaşamına bakıldığında ise Venedik Devleti’nden dolayı Katolik din adamlarının Rum ruhban sınıfı üzerinde bir ağırlığının bulunduğu görülür. imtiyazlı bir konumda bulunan Katolik ruhban sınıfı Rum din adamları ile geçinemezlerdi. Bunun nedeni ise Rum din adamlarının Papalığa itaat etme hususunda gönülsüz olmalarıydı.
Venedik Devleti Katolik bir anlayışa sahip olduğu için bu bölgede oturan Ortodoks halkı sapkın olarak niteledi ve büyük baskılar uyguladı. Bu baskılar karşısında Kıbrıs’ın önde gelenlerinden iki kişi İstanbul’a padişahın yanına gelerek Osmanlı Devleti’nin himayesinde yaşamak istediklerine dair mektup getirdiler
Osmanlı Devleti Kıbrıs Adası’nı 1571 yılında ele geçirdi. Daha sonra adadaki hâkimiyetini perçinlemek ve etnik yapıda birtakım değişiklikler yapmak için Anadolu’dan yirmi bin Türk getirildi. Ayrıca Kıbrıs kuşatması esnasında dağlarda saklanan Latin ailelerin de Kıbrıs’ta yaşamalarına müsaade edildi. Ancak Latinler için durum, savaş öncesi kadar parlak değildi. Çünkü daha önce kendilerinin hizmetçileri olan Rumlar artık onların işverenleri olmuştu. Tarihçi Charles Frazee, Kıbrıs’taki Latinlerin konumlarında meydana gelen bu değişikliğin üstünlüklerini kaybetmemek için onların sözde Müslüman olarak yaşamlarını sürdürdüklerini belirtir. Çünkü Latinler, Hristiyan olmaya devam etse İstanbul’daki Patrikliğe bağlı olan Rum kiliselerine gitmek zorundaydılar. Bu yüzden onlar da Müslüman kisvesi altında yaşamlarını sürdürdüler. Din değiştiren Latinlere pamuk ve keten anlamına gelen Linobambaki denildi. Çünkü Kıbrıs’taki bu Latinler eski Katolik inançlarıyla yeni dinleri olan İslam’ı birleştirmeye çalışmışlardı.
Kıbrıs’ta Hristiyan inancını gizli olarak sürdürenlerin büyük çoğunluğu Katolik mezhebinden olmasına karşın Ortodoks mezhebinin mensuplarından olanlar da vardı. Onlar çocuklarını bir yandan vaftiz ettirirken diğer yandan İslam inancının gereklerini de yerine getiriyor; çocuklarına Müslüman ismi verirken bir de gizli Hristiyan ismi koyuyorlardı. Ramazanda oruç tutuyor, ancak bir yandan da Komünyon Ayinini (Ekmek-Şarap Ayini) yerine getiriyorlardı. Müslüman inancının gerekliliklerine göre evlilik törenlerini yerine getirirken bir yandan da Hristiyan törenlerini gizli bir şekilde icra etmekteydiler.
Uzun yıllar Hristiyanlık inancını gizli bir şekilde icra eden kişiler, Tanzimat reformları ile birlikte Hristiyanlıklarını yavaş yavaş açığa çıkarmaya başladılar. İngiltere’nin 1878’de adaya yerleşmesinden sonra bunu daha aleni ve toplu bir şekilde ortaya koydular. Ancak bu defa gizli Hristiyanlar arasında uzun yıllar kökenlerinin Katolik mi yoksa Ortodoks mezhebine mi ait olduğu üzerinde yoğun tartışmalar yaşanmaya başladı. (Ahmet Türkan, Osmanlı’da Kripto Hıristiyanlar, s. 45-47)
ESAS SORU ŞU: Başpiskoposun kendisine şu soruyu sorması gerekir. Osmanlı Devleti 1571’de oraya gelişiyle hangi hakları elde ettiler. Osmanlı yerine, Katolik bir devletin hakimiyeti devam etseydi, oradaki Ortodoksların durumu acaba ne olurdu? Analitik olarak öğrenmek istiyorsa aynı tarihi düzlemde muadili olan Katolik devletlerdeki Ortodoksların durumuna bir baksın. Osmanlı maiyetinde mi yoksa Katolik bir devletin maiyetinde mi daha rahattılar…

https://tr.sputniknews.com/dogu_akdeniz/201712011031223755-kibris-rum-tartisma-ozgurgen/
http://www.haber7.com/…/2486891-rum-baspiskopostan-skandal-…

Kas

5

Paleontoloji Profesörü Engin Meriç’ten Kütüphanemize Anlamlı Bağış/Ahmet Türkan

By Dr.Ahmet Turkan

Engin Meriç Hocabenim konuşmam rektör tebrik rektörlük toplu resimPaleontoloji alanında ülkemizin duayenlerinden olan Prof. Dr. Engin Meriç, şahsi kütüphanesindeki 2000’nin üzerindeki tüm kitap ve dergilerini Üniversitemiz Şehit Astsubay Ömer Halisdemir Kütüphanesi’ne bağışladı. İçerik açısından çok nadide eserlerinin bulunduğu koleksiyonu tüm okuyucuların hizmetine sunduk. İstanbul’da pek çok üniversite, Sayın Meriç’in kitaplarını kendi kütüphanelerine bağışlaması için teklifte bulunmasına rağmen Üniversitemizi ve dolayısıyla Kütüphanemizi tercih etmeleri bizleri ayrıca onurlandırdı. Bu anlamda, yapılan bağışın Kütüphanemize büyük bir değer kattığını düşünüyorum. Bu sebeple kendilerini onure etmek için Üniversitemize ve Kütüphanemize davet ettik. Kendilerini iki gün üniversitemizde ağırlamaktan büyük bir onur duyduk. Ayrıca yapmış olduğu katkı dolayısıyla düzenlediğimiz törene, Rektörümüz Prof. Dr. Remzi Gören, Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Halis Aydemir, Makina Mühendisliği Bölüm Başkanımız Prof. Dr. Ramazan Köse, Jeoloji Bölüm Başkanımız Prof. Dr. Yaşar Kibici, memurlarımız ve öğrencilerimiz katıldı.

Törende, Prof. Dr. Engin Meriç’in özgeçmişi hakkında bilgiler vererek sözlerine başlayan Jeoloji Bölüm Başkanımız Prof. Dr. Yaşar Kibici, çok değerli eserleri Dumlupınar Üniversitesi Şehit Astsubay Ömer Halisdemir Kütüphanesi’ne bağışlamalarından dolayı Prof. Dr. Engin Meriç’e teşekkür ediyorum dedi.

Törende konuşan Rektörümüz Prof. Dr. Remzi Gören şunları dile getirdi: “Prof. Dr. Engin Meriç hocamız bilim dünyamız için önemli bir değerdir. Emekliliğinden sonra bile büyük eserler vermeye devam etti. Birikimini, yaklaşık 2500 eseri Üniversitemize bağışladı. Bizi tercih etmesinde Kurtuluş Savaşı’mızın en kanlı mücadelesinin verildiği Dumlupınar Savaşı’nın ve bu savaşta canını veren aziz Şehitlerimizin hatırası etkili olmuştur. Prof. Dr. Engin Meriç hocamız kıymetli birikimini bizlere emanet ettiği için kendisine teşekkür ederiz.”

Kendisi adına düzenlenen törende Prof. Dr. Engin Meriç duygu ve düşüncelerini şu şekilde ifade etti: “Kitap tutkunuyum. Çok sayıda kitabım var. Emekli olduktan sonra bile 130 civarında yayın yaptım. Aklım hep kitaplarda ve özellikle de kitaplarıma değer verecek yeni yer aramaya başlamıştım. Dumlupınar Üniversitesi’nin bu konuda kitaplarıma sahip çıkacağına güvenim tam. Dumlupınar Savaşları beni çok derinden etkilemiştir. Ailemizden bu savaşlarda şehit verdik. Kurtuluş Savaşı’nın ve Dumlupınar Savaşı’nın değerlerine ve Şehitlerine sahip çıkan Dumlupınar Üniversitesi’ne kitaplarımı bağışlama kararı aldım. Bana gösterdikleri ilgiden dolayı Dumlupınar Üniversitesi Rektörlüğüne, Dumlupınar Üniversitesi Kütüphane Daire Başkanlığına ve Jeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yaşar Kibici hocamıza teşekkürlerimi sunuyorum.”

Kütüphane Daire Başkanı olarak bendeniz de  bağışladığı kitaplar sayesinde Kütüphanemizin zenginleşmesinde katkılarından dolayı Prof. Dr. Engin Meriç’e şükranlarımı sundum.

 

Eyl

20

Farklı Ülkelerden Arap Gazeteciler Kütüphanemizi ziyaret ettiler.

By Dr.Ahmet Turkan

Kütahya Gazeteciler Cemiyeti ve Arap Gazeteciler Evi Derneği işbirliğiyle, Türk-Arap ilişkilerini geliştirmek amacıyla Kütahya’ya gelen Arap gazeteciler Kütüphanemizi 70bf5387b8cb66304d55cfaa0b94dad4_ IMG_7895 IMG_7898 IMG_7923 ziyaret ettiler. Daire Başkanı olarak kendilerine Kütüphanemiz hakkında genel bilgiler verdik. Ziyaretlerinden dolayı kendilerine teşekkür ederiz…

Oca

11

Kütahya Valimiz Kütüphanemizi Ziyaret Ettiler.

By Dr.Ahmet Turkan

Kütahya Valimiz Sayın Ahmet Hamdi NAYİR ve İl Emniyet Müdürümüz Sayın Hasan ÇEVİK DPÜ Şehit Astsubay Ömer HALİSDEMİR Kütüphanemize teşrif ettiler. Ziyaretlerinde Üniversitemiz Rektörü Sayın Prof. Dr. Remzi GÖREN kendilerine eşlik ettiler. Daire Başkanı olarak kendilerineKütüphanemiz hakkında genel bilgiler verdik. Ziyaretlerinden dolayı kendilerine teşekkür ederiz…

 

ilk

IMG_6313IMG_6313IMG_6377IMG_6392IMG_6397
IMG_6333IMG_6339IMG_6340IMG_6345

 

Ara

28

8-10 Ekim 2015 tarihinde Trabzon’da yapılmış olan “I. Uluslararası Geçmişten Günümüze Trabzon’da Dini Hayat” isimli sempozyumun Bildiri Kitabı basıldı. Hayırlı olsun. Bildirimin metni aşağıdadır. İlgilenenlere…

By Dr.Ahmet Turkan

bildiri-metni-pdf20151010_12445320151009_094448

Eki

7

Üniversitemiz 2016-2017 Akademik Yılı Açılış Töreni İlk Dersi Olan “Akıl-Vahiy Ekseninde Din Eğitimi” Konulu Ders Sunumumdan…

By Dr.Ahmet Turkan

dsc_9336 dsc_9340dsc_9345